28 11 2011
22 10 2010
Felsefe, Yelken ve Caz - Asiye Koray Bendon
Çok sevgili iş arkadaşım, benim için çok değerli bir insan olan Asiye Hanım'ın kitabı Felsefe Yelken ve Caz için ben de bir şeyler kaleme alacağım elbette ama ondan da önce Ayfer Niğdelioğlu'nun Bilişim Dergisi'nde ve TED Kolej Degisi'nde çıkan bu çok güzel yazısını herkesle paylaşmak istiyorum.
FELSEFE, YELKEN VE CAZ
Tarihe “Küresel Kavrulma Dönemi”nin başladığı dönem olarak geçecek günlerde, bir kitap geçti elime: Felsefe, Yelken ve Caz. Adı bile, rüzgarın yüzümü yaladığı serin sularda süzülen bir yelkenliyi düşletiyor. Fonda Billie Holliday buğulu sesiyle “Sophisticated lady” diye rehavetime katkıda bulunuyor. Bu yazıyı okurken dinlenmesi önerilen şarkı budur. Kafamın içinden akan yazılar ve sorular ise büsbütün kendimden geçmemi engelliyor.
Daha önsözde, yazar beni ele geçirdi: “Doğrusu şu ki, yazdığım her şeyin arkasındayım filan diyemeyeceğim. Her an her şeyle ilgili fikrimi değiştirebilirim. Kırklı yaşlarımın tam ortasındayım. Ve bu zamana kadar neredeyse her on yılda bir hemen her konuda fikrim değişmiş görünüyor.” diyen birine şapkamı çıkarıyorum.
Yazarlık serüvenini, aşkıyla (yoksa aşkla mı?) Woody Allen’ımsı bir üslupla birleştirip bize aktarıyor Bendon. Yazmak soyunma cesareti ister ama doktor muayenesi için soyunmaya benzemez. Daha çok sevgili için soyunmayı andırır. Gönüllü, kendiliğinden, umut dolu… Ama biri tek kişi için, öbürü tüm insanlığın önünde... Hemen her sayfanın bitimindeki dipnotlarda Bertrand Russel, James Joyce, Billie Holliday, Aristo, Sponville, Sadun Boro kimi zaman savcılık, kimi zaman avukatlık yapıyorlar bu konfeksiyon giyimi reddeden kadına...
Sayfalar sonlandığında neden kişisel gelişim kitabı olarak nitelendirildiğini düşündüm. Akıl vermiyor ki! Her ne kadar yelkenciyse de yol bile göstermiyor! “Sadece netlik sağlamaya çalışıyorum. Ayarlarla uğraşıp durmam bu yüzden.” diyen yazarın kendisinin bile yaşadıklarını tam olarak anladığı şüpheli. Peki neden kişisel gelişim? Satır aralarında alıntılar yaptığı düşünürler nedeniyle olabilir mi? Hiç sanmıyorum. Galiba her yarım kalan aşk öyküsü kişisel gelişim tarihimizde bir platform daha değiştirmemize yol açıyor.
Aşk ile ilgili, sorgularken gülümseten cümleler çokça yer alıyor satırlar arasında. “Hani bazı durumlarda, bazı durumlar için söz vermeniz istenir ya. Daha çok aşk, evlilik filan söz konusu olunca böyle yeminli sözler girer işin içine. Bu durumda şöyle diyemez miyiz: Kusura bakma ama öyle ömür boyu falan söz veremeyeceğim. Fani bir dünyalı olarak bilgi eksikliğim var. Yeterli veri yok.” “Mevcut bilgiler ışığında, bilinmedik bir süreyle evet diyorum.”
Ancak ne kadar açık sözlü olunursa olunsun, aşkın dinamiğini de anlaşılamamak oluşturuyor bir bakıma. Seni çok az görüyorum, bu nedenle de özlüyorum dediğin bir erkeğin, bu durumu dırdır olarak algılaması erkeklerin Mars’tan geldiğini düşündürüyor insana, ama asla Kripton’dan değil. Aşk serüveni de rüzgar karşısında bocalayan, devrilmemek için tavır alan bir yelken seyrinden pek farklı değil anlaşılan.
Bütün kitap boyunca, kokusunu aldığımız elma sembolü, yine karşımıza çıktı, Yazar Adem’in de hakkını teslim etmiş. “Hem ben Adem’in de niyetinin çok kötü olabileceğine ihtimal vermiyorum. (Yeterince bilgilendirilmemiş olabilir mesela) .... Bu konuda kimsenin üzerinde fikir beyan etmediği bir husus da var ayrıca. Adem ile Havva bu konuda tartışmışlar mıdır acaba?”
Lady Day ve Frank Sinatra düetinin sözlerine ne dersiniz? “Varlığın hayatımı değiştirdi ve bunu benden kimse alamaz.” İşte yine bir bilmece. Aşk iki kişilik bir oyun mudur, yoksa tek başına mı yaşanır? Nazım yattığı yerden yanıtlıyor beni:
Yani sen elmayı seviyorsun diye
Elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık,
Yahut hiç sevmeseydi,
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?
Bendon, feminist edebiyatın kadın askerleri gibi salt protest değil, beyni iğdiş edilmiş, baştan ayağa duygudan oluşmuş hiç değil. Her şeyi ile - duygu, düşünce, tutku, arzu tüm açlıkları ve doymuşluklarıyla - “İnsan”ın ağzından sorgulamış bütün bir ömrü.
Kitabı okurken, kahramanını aradığını söyleyen yazarla sürekli tartışırken buldum kendimi. Kahramanımızı arar mıyız, yoksa yaratır mıyız? Şeyh uçmaz, müridi mi uçurur? Her kurbağada prenslik potansiyeli var mıdır? Güzelliğin on para etmez mi şu bendeki aşk olmasa? Ya biz, bu zorlu yolculukta, kendimizle yüzleşme acılarına maruz kalmışken ve aynı zamanda onun yolculuğunun seyrini sürerken kendi kahramanlarımızı da sorgulayabiliyor muyuz? Peki, bitirdiğinizde yorgun düşeceğiniz ama keyifle okuyacağınız bu kitabın sonunda düşünen kadın, kahramanını buluyor mu?
Ey yazar, sorularına bir yanıt da Murathan Mungan'dan: “Her erkekte, aradığın erkeğin yalnızca bir parçasını bulursun. Gerçek bir kadın için gerçek bir erkek Allah gibidir; her yerdedir ve hiçbir yerdedir. Aşk da budur zaten. Başka bir şey değil. Aramaktan vazgeç demiyorum, bulmaktan vazgeç!”
Ayfer Niğdelioğlu
Bilişim Dergisi-Eylül 2010-syf:170
http://www.bilisimdergisi.org/index.php?sayi=124
28 09 2010
Artvinli Ç, TEDAŞ ve Edison'un Kurtuluşu
Kim demiş Türkiye'de kurumlar işlevsel değil diye. Hayır kabul etmiyorum hatta iddia ediyorum: eğer evrende her şey, güzel bir şeyin olması için tüm gücüyle çalışıyorsa işte bu azimli çalışmanın başında güzide kurumlarımızdan biri TEDAŞ var. Evet TEDAŞ, bizim TEDAŞ. Türkiye Elektrik Dağıtım Anonim Şirketi. Bu TEDAŞ ki tüm güçlerini birleştirdi ve bir hayatın kurtulmasında başrol oynadı. Nasıl mı? Hikaye şöyle:
Tüm gün çalışmış, çalışmaktan harap bitap düşmüş Artvinli Ç. bir an önce akşam olmasını arzulamakta eve gidince uzatacağı ayacıklarını, doyuracağı karnını, duştan akan sıcacık suyu, televizyondaki "Don Kişot'un Suçu Ne?" adlı diziyi seyretmenin keyfini ve nihayetinde evine varır varmaz kavuşacağı huzuru düşünmekteydi. Fakat nereden bilebilirdi az sonra "Artvinli Ç'nin Suçu Ne?" adlı dizinin başrol oyuncusu olacağını?
Dolmuştan indi ve eve giden ömrünün en uzun, ömrünün en kısa, ömrünün en çocuk, ömrünün en ihtiyar yolunu yürüdü; merdivenleri çıktı, son basamkta son bir kuvvet "dayan be artvinli" dedi kendi kendine, "zafer yakındır." Anahtarları kilide soktu, kapıyı açtı, ayakkabılarını çıkardı ve bir an önce sabahtan beri hiçbir yiyeceğin uğramadığı boş midesini doldurmak üzere mutfağa adeta koşar adımlarla gitti. Işığı yaktı, yanmadı. Ocağı çaktı, çakmadı. Dolabı açtı, ışık yok. Suyu açtı, ısınmadı. Koşarak odasına gitti televizyonu açtı, açılmadı. Hayır olamaz, olamazdı ama oldu. Elektrikler yoktu. Hemen o her ademoğlunun her elektrik kesildiğinde aklından otomatikman geçirdiği düşünceyi geçirdi aklından. Sadece evinde mi elektrik yoktu yoksa herkesin elektriği mi gitmişti? Apartmanın otomatiğine bastı, yandı. İşte tam o anda elektrik sayacının üzerindeki o çirkin, o lanet, o mendebur şeyi gördü. Mühür. Elektrik sayacı mühürlenmişti. Evet, hayalini kurduğu duştaki sıcak suya kavuşmuştu; o kaynar sular o yorgun, o aç, o hayallerle dolu baştan aşağı boşanmıştı. Nasıl olurdu, ne bir fatura gelmişti, ne bir uyarı. Bu bir şaka olmalıydı, evet evet bir şaka. Hayır şaka değildi çünkü asıl şaka kapının rüzgardan çarpıp onu dışarıda bıraktığında yapılmıştı.
Şimdi tüm hayalleri (ve anahtarları) içeride o ise dışarıdaydı. Ve okkalı bir küfür sallamanın tam zamanıydı. Evet öğrenmek faydalı bir şeydi. O an bildiği tüm küfürleri etti; o çirkin, o lanet, o mendebur mührün olmayan gözlerinin içine bakarak.
Kapıyı vurup gitmek isterdi ama bugün kapı bile ondan yana değildi. O da kendini vurdu sokaklara. En iyisi o akşamı bir arkadaşta geçirmekti.
Tüm akşam, tüm gece çalıştı çabaladı, bir o yana bir bu yana döndü fakat içinde biriken siniri atması için günün ilk ışıklarını beklemek gerekecekti. Ne de olsa yarın başka bir gündü.
Artvinli Ç. gece aklından geçen tüm şehri bombalamak, tüm elektrik tellerini koparmak, tüm sayaçları sökmek, hatta hayal bu ya geçmişe dönüp Edison'u bulup elektriği icat ettiği anda onu münasip bir yerine sokmak gibi tüm akla ziyan düşünceleri bertaraf ederek her ademoğlunun, her elektrik kesildiğinde doğal olarak aklından geçirdiği o düşünceyi geçirdi aklından. Bugün giderdi, faturasını öderdi, mührü söktürürdü, bir çilingire kapıyı açtırırdı ve ertelediği (daha doğrusu ertelenen) huzuruna bir gün gecikmeli de olsa kavuşurdu. Eve gider ve televizyonda "Kabak Yelleri" adlı diziyi seyrederdi. Fakat nereden bilirdi asıl yellerin onun başında eseceğini.
Dolmuştan indi ve bankaya giden ömrümün en karanlık, ömrünün en mühürlü, ömrünün en elektriksiz yolunu yürüdü. Faturasını yatıracak o çirkin, o lanet, o mendebur mühürden çok kısa bir süre sonra kurtulacaktı. Az sonra, çok az sonra o elektriğine kavuşacak Edison da elektriği kıçından icat eden adam olarak anılmaktan kurtulacaktı.
"Üzgünüz beyfendi, şu an için sistemde ufak bi arıza var, işlem yapamıyoruz." Evet, evet doğru duydu; tüm hayallerinin kapının ardında kaldığı evinin elektriğini açtırmak üzere iş yerinden zar zor izin almış, parayı ucu ucuna yetiştirmiş, öğle tatiline kalmamak için kan ter içinde koşuşturmuştu ve şimdi sistemde "ufak" bir arıza vardı öyle mi! Ulan ben o sisteme şimdi öyle büyük bir arıza açarım ki diye geçirmekteydi ki içinden "dayan be artvinli," dedi yine kendi kendine, "dayan oğlum, zafer yakındır. Biz de arızası olmayan bir yer buluruz. Allah vere ki bizim sistem arıza yapmasın!"
Dolmuştan indi ve bir başka bankaya giden ömrünün en arızalı, ömrünün en sistemsiz, ömrünün en işlemsiz yolunu yürüdü.
"İşleminizi yapamayacağız beyefendi. Ne yazık ki sistem hata veriyor." Yok yok, kesin rüya görüyor. Uyanmadı, uyanmamış olmalı. Birileri onunla dalga geçiyor olmalı. Bankada duran o kameralar güvenlik için değil, birileri çıkacak "kameraya gülümseyin" diyecek. Ve o da gülümseyecek, havaya kaldırdığı orta parmağı kameranın gözüne sokarak elbette.
Allah'ın hakkı üçtür. Ama saat 5:30'dan önce. Son gittiği banka da kapalı. Elektrik kapalı, kapı kapalı, banka kapalı. Kapalı da kapalı. Eh ne yapalım? Sözüm ona her gün güzel bir şeylerin gerçekleşmesi için tüm güçlerini bir araya getiren evren bugün benim için çalışmıyor demek ki, diye düşündü. Aslında çok yanılıyordu, evren değil belki ama o güzide kurum TEDAŞ, sayacına vurduğu o mühürle iyi bir şeyin olması, bir hayata mühür vurulmaması için tüm güçlerini bir araya getiriyordu.
Artvinli Ç.'ye bir gün daha arkadaşında kalmak düşmüştü böylece. İşten çıkmadan önce iş arkadaşı gideceği yere bırakmayı teklif etti. "Olur," dedi Artvinli Ç. Arabaya bindiler. Sohbet ede ede yol almaktaydılar. Köprünün altından geçip ana yola çıkmak üzere olan şoför, yan yolu kontrol etmekteydi sağ aynasından. Tüm dikkatini oraya odaklamıştı. İşte o an gördü Artvinli Ç. yolun ortasında karşıya geçmeye çalışan o kadını. "Frene bas!" diye bağırdı. "Frene bas!" Her şey iki üç saniye içinde oldu. Acı bir fren sesi... Bir bedenle bir araba arasında kalan yarım metre. Bir bedenin havaya fırlayıp, belki de birkaç gün sonra soğuk bir morgda istirahata çekilmesini önleyen o yarım metre... Tutulan nefesler ve aniden çevrilen korku dolu bakışlar, en az arabanın içindekilerinki kadar korku dolu.
Ne yapacağını bilemeyen kadın korkup kaçarken, iki arkadaş şaşkın gözlerle bakıştılar. Gözlerinde aynı soru: az önce ölümle mi yarıştılar?
Evet yine ve yeniden söylüyorum: Kimse bundan böyle bu ülkede kurumları eleştirmesin. Efendim TEDAŞ niye fatura yollamıyor, neden haber vermeden sayaç mühürleniyor, neden sistem arıza yapıyor falan da demesin. Adamlar yapıyorsa bir sebebi var. Çünkü onlar eğer evrende her şey, güzel bir şeyin olması için tüm gücüyle çalışıyorsa işte bu azimli çalışmanın başında olan güzide kurumlarımız.
Artvinli Ç.'ye gelince... o şimdi evinde... midesi yemek içi ise huzur dolu. TEDAŞ'a esti gürledi uzun süre, zor yatıştı siniri. Ama sonra kısa bir flashback geçirdi sinirini. O arabada olmasaydı, o kadını görmeseydi, arkadaşı yalnız olsaydı, yani onu gideceği yere bırakmayı teklif etmeseydi, aslında evine gitseydi, yani aslında faturasını yatırsaydı, yani aslında TEDAŞ elektriğini kesmeseydi... Yani flashback bu ya Edison'u bulup o güzide yerine soksaydı elektriği...
"Ulan kadın..." dedi içinden "Ulan o gün orada olduğuma dua et". "Ulan TEDAŞ," dedi, "Sen de o kadına dua et..." "Ulan Edison, kaçma lan. Kurtardın kıçını... Sen de TEDAŞ'a dua et..."
30 06 2010
Kız Kardeşim İçin/Jodi Picoult
Neyin 'doğru' neyin 'yanlış' olduğuna karar veremediğiniz zamanlar çok olmuştur; hele bir de önemli kararlar söz konusuysa; hele hele hayati kararlar... Hadi bir de anne olduğunuzu ve iki çocuğunuzun yaşamı üzerine karar verdiğinizi katalım bu karar bilmecesine. Çocuğunuzun biri lösemi hastası; her gün ölüme doğru ilerleyişini seyrediyorsunuz ve hayatını kurtaracak tek insan onunla doku uyumu olan diğer çocuğunuz. Ve birini yaşatmanız için diğerini belki de ölüme götürebilecek kararlar almak durumundasınız. Şimdi bir kez daha düşünelim; böyle bir durumda neyin 'doğru' neyin 'yanlış' olduğuna nasıl karar verirdiniz? Jodi Picoult'un 'Kız Kardeşim İçin' adlı kitabı işte böyle bir dramın içinde çalkalanan bir ailenin hüzünlü hikayesini anlatıyor. Lösemi hastası ablası Kate ile tam doku uyumu olması için laboratuvar ortamında genleri özel olarak seçilen özel üretim bir çocuk olan yani sırf ablasına hayat verebilmek için dünyaya getirilen Anna'nın hikayesi. Kızını hayatta tutabilmek için diğer kızını kullanmak zorunda kalan ve hep bunun vicdan azabını çeken bir annenin hikayesi. Bu aile dramının ortasında varlığından bile bihaber olunan bir abinin ve tüm bunları idare etmeye çalışan ve bu dramın altında ezilip kalmış bir babanın hikayesi.
Anna'nın kim olduğunu sorgulamaya başlaması ve tüm aileyi altüst edecek bir karar alması ile hikaye öyle bir derinleşiyor, öyle bir içine çekiyor ki sizi, bir süre sonra roman karakterleri ile özdeşleşip şu soruyu soruyorsunuz kendinize: "Ben olsam ne yapardım?" Fakat işin garip tarafı her bir karaktere ayrı ayrı hak veriyor, onların tüm duygularını tüm saflığı ile yaşıyor, bu yüzden hiçbirini bir kalemde silemiyorsunuz ve bu da işi, iyice içinden çıkılmayacak bir hale sokuyor. İş içinden çıkılır bir hal almaya başladığı anda ise içinizi burkan inanılmaz bir sonla karşılaşıyorsunuz. Tam bir Jodi Picoult klasiği yani...
Bu, tam anlamıyla 'dokunaklı' kitap hakkındaki yorumumu şu klasik ama başka türlü anlatamayacağım bir cümle ile bitirmek istiyorum: "Kitabı okurken gözyaşlarınızı tutamayacaksınız" (Üzgünüm ama öyle:))
05 06 2010
Her temas iz bırakır/Emrah Serbes
Sakarya'ya ilk inişimde hissettim kitabın aslında beni ne kadar etkilediğini. Yok yok, ilk etkileyişi bir yere koşar adım gider gibi son sayfalarını heyecanla çevirip sonra soluk soluğa kaldığım o andı galiba. Aslında ne olacağını tahmin edip de 'hayır lütfen öyle olmasın' diye içimden geçirdiğim ve sonra 'evet öyle olmuş diye' şok olduğum andı. Sonra uzun bir süre kendime gelemeyişimdi.
Evet, romanın mekanla buluşması Sakarya'da oldu ardından. Başımı yukarıdaki bir bara kaldırıp 'buradan mı intihar etti acaba' diye düşündüm. Sonra sokaklarda gezdirdim gözlerimi 'Behzat Ç. buralarda olmalı' dedim; o asabi, o içi dışından büyük olan ve büyük bir umutlu yeniden başlamaya karar verdiği anda başa dönmek zorunda kalan adam, buralarda bir yerlerde olmalı.
Emrah Serbes, "her temas iz bırakır" adlı polisiye romanında, bir polis memuru olan Behzat Ç'nin bir intihar gibi görünen ama sonradan bir cinayet olduğu anlaşılan bir olay etrafında yaşadıklarını anlatıyor. Bir yandan olayın gidişatıyla sürüklenirken bir yandan da Behzat Ç'nin çelişkilerle dolu dünyasında buluveriyoruz kendimizi. Karşılaştığı her cinayeti büyük bir ustalıkla çözerken, özel yaşamında onlarca cinayet işlemiş gibi hissediyor ve kendi cinayetlerini bir türlü çözemiyor Behzat Ç; aslında katilin biraz da kendisi olduğunu bilerek ama bir türlü kabul edemeyerek.
Polisiye heyecan dörtnala koştururken onun kendini, ailesini, işini ve nihayetinde hayatı sorgulayışında durup bir nefes alma şansı buluyoruz. Ve sonra tersine dönüyor her şey. Polisiye heyecan duralıyor ve Behzat Ç'nin özel yaşamına dair son sahnelerde yeniden heyecana bulanıyoruz.
Okuduktan sonra, her gün geçtiğiniz Ankara sokaklarına farklı bir gözle bakacağınıza inandığım "Her temas iz bırakır" adlı bu kitaba temasınız gerçekten 'iz' bırakacak.
20 01 2009
söz biter, yazı konuşur
Türk basın tarihinin en ünlü mizah dergileri arasında yer alan Marko Paşa'yı duymuşsunuzdur. Sabahattin Ali, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz gibi güçlü kalemler tarafından çıkarılan bu derginin başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir heralde. O dönemlerde adeta ana muhalefet gibi etki gösteren derginin yazarlarına karşı birçok dava açılmış, kimi sayılar toplatılmış ve hatta dergi ismindeki Paşa kelimesinden dolayı zamanın "Milli Şef"i İsmet Paşa ile alay ediyor diye kapatılmış:) Kimi zaman yazarlar dergiyi elden dağıtmaya çalışmışlar, buna karşın çok sayıda satmayı başarabilmişler ki derginin tirajı 60-70 binlere dek ulaşmış. O dönemlerde en çok satan gazetelerin tirajları bile 50 bini geçmemekteymiş. İnternette dolanırkan dergi ile ilgili bir link buldum. Aşağıda bu linke yer vereceğim ama siteden birkaç alıntı yapmak istiyorum. Bazı yerlerde söz biter yazı konuşur.'Bu gazete Cuma günleri saat sekizde çıkar. Sekizle dokuz arasında fırsat bulursa satılır. Dokuzda toplatılır. Saat onda muharrirleri sorguya çekilen Basın Hürriyetinin kurbanı felaketzede bir gazetedir.'
“...Bu dahi efendileri tatmin etmezse, büsbütün havadan sudan mevzular yazılacak, mesela hıyar sayısı, şalgam sayısı gibi sayılar çıkarılarak, bu gazetelerde yalnız hıyarlara ve şalgamlara methiyeler tanzim edilecek, bamyanın fazileti, kendini nimetten sayan kuru fasulyenin şerefi, milli nohudun asaleti gibi çok değerli mevzular üzerinde ileri geri fikirler yürütülecektir...”
Planlanan şekilde ilk özel sayı 14.2.1949 tarihinde çıkarılmıştır: Markopaşa Özel Hıyar Sayısı... Gerekçesi de şöyle açıklanmıştır:
“Ne yazsak Markopaşa’yı toplatıyorlar. Onbeş sayı çıkabilen (3. dönem çıkışında) gazetemizin yedi sayısını toplattılar. Biz de zülfiyâre dokunmasın, güneşe karşı desturun su döküp te çarpılmıyalım, evliyayı umuru incitip fincancı katırlarını ürkütmiyelim diye, suya sabuna dokunmadan, havadan sudan yazılar yazmıya karar verdik. Bundan sonra gazetemizin her sayısını, meyva ve sebzelerin methine tahsis edeceğiz. Şimdiye kadar gazetemizi İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı toplattırdı. Bakalım bu sefer de Tarım Bakanlığı toplatacak mı? Gazetemizin bu sayısı Hıyar sayısıdır. Baştan aşağıya kadar hıyarın ve hıyarların methiyesini bulacaksınız. Hatta memleketimizin hıyarlarını rencide etmemek için, onların aleyhinde bile bulunmıyacağız. Gelecek sayımız da muşmula sayısı olacaktır.”
16 01 2009
kimi hedef aldığını iyi bilenler, her zaman kim vurduya gider...
Bu aralar Sabahattih Ali okumaya niyetlendim. Henüz tanışmadım kitaplarıyla ama baş ucumda duran kitabını okumak için sabırsızlanıyorum. Bir kitap için heyecanlanmak ne güzel bi duygu:)) Fakat yazar kısmı bu, yazmadan duramaz. "İçimizdeki Şeytan" romanı, milliyetçi kesimde büyük tepki toplayan Sabahattin Ali, hakaret dolu bir yazıya karşılık dava açar, mahkemeyi kazanmasına rağmen tepkilerden kurtulamaz. Olaylı duruşmalar sonunda bakanlıkça görevinden alınır ve gazetecilik yapmaya başlar. Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'la Marko Paşa, Malum Paşa, Merhum Paşa, Öküz Paşa gibi siyasal mizah dergilerini çıkarır. Ancak, bu yayınlar tek parti iktidarının baskılarıyla karşılaşır ve yazarlar hakkında kovuşturmalar açılır. Sabahattin Ali, dergilerde çıkan yazılarından dolayı üç ay hapis yatar. Karşılaştığı baskılardan bunalan yazar, bir dergide yayımladığı "Ne Zor Şeymiş" başlıklı yazıda içinde bulunduğu durumu anlatır.
Bloğumda yer vermekten kendimi alamadığım ve beni bu yazıyı yazmaya iten şu sözleri söyler: "Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi".
Bir başka dava nedeni ile cezaevinde üç ay yatar. Çıktıktan sonra zor günler geçirmeye başlar, işsiz kalır, yazacak yer bulamaz. Yurt dışına gidebilmek için pasaport almak ister, alamaz. Yasal yollardan yurt dışına çıkma olanağı da bulamayınca Bulgaristan'a kaçmaya karar verir. Fakat para karşılığı anlaştığı Ali Ertekin adlı kaçakçı tarafından Bulgaristan sınırında şaibeli bir şekilde öldürülür. Sabahattin Ali'yi öldürdüğünü itiraf eden ve CHP üyesi ve Milli Emniyet mensubu olduğu iddia edilen Ali Ertekin, dört yıla hüküm giyer; fakat birkaç hafta sonra çıkan aftan yararlanarak serbest kalır.
24 12 2008
Bilmekten kim usanır. Dadına doyum olmaz
Evet tahmin ettiğiniz gibi bu, klasik bir "bunları biliyor musunuz" köşesi ama iddia ediyorum bunları gerçekten bilmiyosunuz. Biliyosanız da bilmiyomuş gibi davranın bi zahmet. Ayrıca fazla bilgi de göz çıkarmaz di mi? Hem ne demişler "Bilmekten kim usanır, dadına doyum olmaz, hangi bilen uslanır, bilenle oyun olmaz."Ayrıca lütfen bilenler bildiklerini bilmeyenlerle paylaşsın. Bilmeyenler de bilmediklerini bilenlere söylesin. Bilenlerle bilmeyenler el ele tutuşsun. Bütün dünya buna inansın, hayat bayram olsun. Bilen bilmeyen kalmasın. Sonra yok ben görmedim yok ben bilmiyodum denmesin. Benden söylemesi. Buyrun hepbirlikte bilelim.
- Pizza Kulesi her yıl milimetrenin onda yedisi kadar (100 yılda 7 cm) eğilmekteymiş, Kulenin şu andaki eğimi de 5,5° kadarmış.
- Kaşıkçı Elması 86 karatmış ve dünyada çok bilinen 22 elmas arasındaymış.
- İlk Superman 1933 yılında yaratılmış kel bir karaktermiş.
- Miki Fare karekterini 1928'den 1946'ya kadar karakterin yaratıcısı Walt Disney seslendirmiş.
- Gene Kelly Singing in the Rain filmindeki meşhur dans sahnesinin çekimleri sırasında çok hastaymış ve yağmur altındaki dans sahnesini 39.4 derece ateşle çekmiş. (o haliyle bile ne muhteşem iş çıkarmış ama:)
21 12 2008
ne hoş zamanlardı
Aydın Boysan'ı belgesellerden tanımışlığım var ancak herhangi bir kitabını okumamıştım. Ta ki kendisini kitap fuarında görüp, kitabını aldığım güne kadar. Aldım, okudum. Çok keyifli, esprili bir dili var. Alıntıları ve kıssadan hisseleri de 'arif olan anlar'lar için gayet faydalı. Ne Hoş Zamanlardı kitabından birkaç örnek: - İçtiği günlerden birinde bir dostu Neyzen Tevfik'e sormuş: "Hayatından memnun musun?" diye. O da şöyle demiş: "Çok memnunum. Çünkü dünya dönüyor, ben de dönüyorum. Ahenk içinde gidiyoruz."
- Ömer Hayyam'dan: "Ah, Tanrı beni yeniden yarataydı/Yaratırken beni de yanında tutaydı/ Derim: Ya benim adımı sil defterden/ Ya da benim istediğim gibi yarat dünyayı"
- Goethe diyor ki: "Gençlikte hiçbirşeye sahip değilken hep demokratız. Ancak uzun bir ömür sonunda mal mülk edindiysek, çocuklarımızın ve torunlarımızın da elde edilenden huzurla yararlanmasını isteriz. Böylece de hep aristokrat oluruz"
- Politikacı hep gelecek seçimleri düşünür, devlet adamı ise gelecek kuşakları.
- Einstein ve Charlie Chaplin buluşması sahnesinden bir diyalog: Einstein, sanatçıyı pek beğendiğini şöyle anlatıyor: "Sanatınızın evrensel oluşu dışında en hayran olduğum yanı, bütün dünya insanlarının sizi anlayışı ve size hayran oluşu..." Şarlo itiraz etmiyor ama olaya başka bir yandan bakıyor: "Doğru söylüyorsunuz ama sizin ününüzü nasıl kazandığınız daha şaşırtıcı... Sizi anlayan kimse yok ama herkes size hayran..."
Marksgiller
Krizle birlikte kapitalist sistem yeniden sorgulanmaya başlandı tabi ki kapitalistler tarafından. Öyle ki Karl Marx'ın kapitalist sistemi eleştirdiği o ünlü eseri Kapital'in satışlarında patlama yaşanmış. İş Bankası Kültür Yayınları dikkatinizi çekerim İş Bankası Kültür Yayınları, Kapital'in üç cildini yeniden basacakmış. Sol Yayınlarının sahibi Muzaffer İlhan Erdost bakın ne diyor: "Türkiye'de bu yayınların yayınlanmasını Sol Yayınları üstlendi ve bunun savaşını verdi, tutuklandı, yargılandı, işkence gördü. Şimdi bir banka, marifetmiş gibi Kapital'i yayımlayacağını duyuruyor. Müjde verir gibi. Peki ama Marx'ın görüşlerini bir sermaye kuruluşu olarak İş Bankası kendi ideolojisiyle nasıl bağdaştıracak?" Valla ben de çok merak ediyorum ortaya nasıl bir iş çıkacağını. http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=HaberDetay&ArticleID=901472&Date=03.10.2008&CategoryID=99
